5 Kazanım'a hoş geldiniz.

Atatürk,  Türk milletine, çağdaş uygarlık seviyesine  erişmeyi,  hatta  bu  seviyeyi  aşmayı  amaç olarak göstermiştir. Çünkü Atatürk, Türk toplumunda çağdaşlaşmayı, her şeyden evvel bir “ yaşam davası “, bir “ var olma mücadelesi ” kabul ediyordu. “ Büyük davamız en uygar ve en refaha kavuşmuş millet olarak varlığımızı yükseltmektir ” diyor ve bu hususu “ Türk milletinin  dinamik ideali ” olarak gösteriyordu. Onun içindir ki Atatürk’ün, hemen bütün konuşmalarında uygarlık ve çağdaşlaşma kavramları üzerinde önemle ve ısrarla durduğu görülür.

Çağdaşlaşma – bir genel tanım yapmak gerekirse – her bakımdan içinde bulunduğumuz zamanın gereklerini benimseme, o gereklere uyma, o gerekleri yerine getirme demektir. Bir diğer ifade ile toplum olarak  gerek  zihniyet  gerekse  kurumlar  açısından,  çağın  gerektirdiği  yaşam  tarzına geçme, geçebilme demektir. İleri ülkeler gösterdikleri siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelerle  içinde bulundukları  çağın  uygarlığını  temsil  etmek  üzere  belli  bir  düzey  çizerler. İşte bu düzey “ çağdaş uygarlık düzeyi “ dir. Bir ülkenin, bir milletin çağdaş olup olmadığı,  yaşadığı zamanın uygarlık düzeyine yakınlığı, bu uygarlık alanına dâhil oluşu ile ölçülür. Atatürk’ün
“ Memleketler muhaliftir;  fakat uygarlık birdir  ve  bir  milletin  ilerlemesi  için de bu yegane uygarlığa  iştirak etmesi  lazımdır  ” sözü, bu anlamda kullanılmıştır.

Atatürk, uygarlığı bir milletin devlet hayatında, fikir hayatında ve ekonomik hayatta gösterdiği ilerlemelerin bileşkesi olarak tarif ediyordu.  Bu anlamda bir uygarlık anlayışının, “ hars “ olarak ifade ettiği “ kültür ” le eşdeğer olduğunu, ondan ayrılamayacağını söylüyordu.  “ Milli kültürümüzü çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracağız “ sözünde milli kültür geniş anlamda kullanılıyor. Türk milletinin devlet hayatında, fikir hayatında ve ekonomik hayattaki gösterdiği seviye,  yani Türk milletinin uygarlığı kastediliyordu.

Atatürk’e göre “ Dünyada her milletin varlığı, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, ancak gösterdiği ve göstereceği uygar eserlerle orantılıdır. Uygar eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum milletler, hürriyet ve bağımsızlıklarından soyunmağa mahkûmdur.  O halde “ Uygarlık yolunda ilerlemek ve başarı kazanmak, var olmanın şartıdır ”

İşte bu gerçekçi düşüncelerin ışığında Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi kalkındırmak, Türk milletini hakkı  olan uygar  düzeye ulaştırmak, Genç  Türkiye  Cumhuriyeti’nin “var  olma savaşı ” nda en hayati  konuyu teşkil ediyordu. Diğer taraftan büyük askeri zaferleri takiben Lozan’da bağımsızlığını onaylatan yeni Türk Devleti’ni bütün dünya, çağdaş nitelikleriyle görmek, çağdaş nitelikleriyle benimsemek istiyordu. Kendi içine kapanmış, çağın yeniliklerinden, uygarlığın nimetlerinden uzaklaşmış bir Türkiye, şüphesiz ki çağdaş dünya ölçüleri içinde hürmet  göremez, itibar kazanamazdı. Büyük önder bu gerçeği gördüğü içindir ki: “ Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün gayretimiz Türkiye’de çağdaş,  batılı bir  hükümet  kurmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de batıya yönelmemiş millet hangisidir? “sözleriyle, çağdaşlaşma özlemini dile getiriyordu.

O halde ne yapılacaktı? Yapılacak iş  şu idi:  Çağdaş  milletler,  çağdaşlık  niteliğini  her  türlü dogmatik unsurdan sıyrılarak ancak bilim ve teknoloji kurallarını kendilerine rehber edinerek kazanmışlardı. O halde, Türk milletine de her alanda yol gösterecek, onu çağdaş uygarlık  seviyesine uluşturacak tek rehber, bilim ve teknik idi. Bilim ve teknik rehber alınmadıkça, onun kuralları ve yöntemleri  benimsenmedikçe  hiçbir  alanda ilerlemekten söz edilemezdi. Bu bakımdan ilim ve fennin  dışında rehber aramak, Atatürk’e göre gafletti, cehaletti, dalaletti. İşte Atatürk’ün çağdaşlaşma modeli  temelde bu esasa dayanır.

Büyük önder bu hususta düşüncelerini şöyle özetlemektedir. “ Gözlerimizi kapayıp yalnız yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alakasız yaşayamayız. Bilakis ileri, uygar bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat, ancak ilim  ve  fen  ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur. “ İşte Atatürk’ün bize, çağdaşlaşmanın yolunu ve yöntemini gösteren ölmez sözleri…

Kurtuluş Savaşı’nı takiben, toplumumuzu ve sosyal bünyemizi tasvir eden bir tablo çizmek gerekirse, bunun pek de iç açıcı olmadığı görülür. Ama bütün bu güçlüklere rağmen, çağdaş bir toplum yaratmakta Atatürk’ün nasıl çırpındığı, nasıl olağanüstü bir gayret sarf ettiği hepimizin malumudur.

Atatürk çağdaşlaşma hareketini başlattığı, büyük inkılaplarına giriştiği zaman Türk toplumu – asırların ihmali olarak – batıdan çok gerideydi. 1925’lerde yaptığı bir konuşmada bunu, kendisi de söyler: “ Birbirimizi aldatmayalım! Uygar dünya çok ilerdedir. Buna yetişmek ve o uygarlık dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz! “ der. Gerçekten, o yıllarda batı uygarlığı ile aramızdaki mesafe büyüktü. Memleket baştan nihayete kadar bakımsız ve harabe idi.  Ulaşım imkanları, yol ve vasıta son derece kısıtlı idi. Özellikle  iktisadi  hayatımız  çağdaş  ölçülerden  çok uzaktı.  Ölüm kalım savaşından çıkmış, mali kapitülasyonları henüz üzerinden atmış bir memlekette ekonomi milli bir hamleye muhtaçtı.

Hukuk düzenimiz şeriat esaslarına, Mecelle ’ye dayanıyordu.  Oysaki günün gereklerine uygun laik bir hukuk düzeni getirmek, bu amaçla yeni kanunlar yapmak ve uygulamak gerekiyordu. Yine bu yıllarda eğitimimiz, kültür hayatımız esaslı bir inkılaba ihtiyaç gösteriyordu. Geniş kitle okuldan, eğitimden nasibini almamıştı. Okuma yazma bilenlerimiz yok denecek kadar azdı. Genç kuşakları asrın gereklerine göre yetiştirebilmek için ilmin ve teknolojinin ışığında laik ve milli bir eğitim sistemine ihtiyaç vardı.

Çağdaş Türk biliminin temellerini atacak olan üniversitemiz – o zamanki ismiyle Darülfünun – doğulu renginden kurtararak modernleştirmek, ona milli ve batılı üniversite niteliğini kazandırmak,  Türk inkılabı yönünden hayati önem taşıyordu.

Bir diğer sosyal problem, Türk kadını – asırlar süren bir ihmalin sonucu olarak –  toplum hayatının dışında bırakılmıştı. Kadın,  siyasi hakları şöyle dursun, sosyal ve hukuksal haklarından da mahrumdu. Oysaki uygarlık yolunda, yükselme adımlarının kadın ve erkek her iki cins tarafından beraber atılması:  beraber yol alınması  gerekiyordu.

İşte bütün bu eksikliklere, bütün bu güçlüklere rağmen Atatürk görmüş ve sezmiştir ki uygarlık savaşında her şeyden önce esas ve önemli olan,  çağdaşlaşmayı önleyici düzeni ortadan kaldırmak, yerine, insanca yaşamanın yollarını açan laik ve demokratik bir toplum düzeni kurmaktır. Bu ise zihniyet değişikliğini gerektirir. Bu bakımdan Atatürk devrinde Türk toplumunun çeşitli kurum  ve kuruluşlarında  yapılan her inkılap,  temelde,  düşüncelerde  yapılan  inkılaba  dayanmaktadır.  Atatürk inkılabı, aslında bir “ düşünce inkılabı”, bir “ zihniyet inkılabı ” dır. O zihniyet, her türlü hurafeden sıyrılarak çağdaş düşünceyi benimseme,  akılcı,  bilimci ve gerçekçi yoldan yürümektir.

Atatürk ilke ve inkılapları, Türk çağdaşlaşma hareketinin en önemli unsurunu, bir diğer ifade ile bu hamlenin itici gücünü oluşturmaktadır. Zira Atatürk ilke ve inkılapları, Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine en kısa zamanda ulaştırabilmek için aklın ve mantığın çizdiği yolları içermektedir.  Nitekim Atatürk de “ Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz  inkılapların  amacı,  Türkiye  Cumhuriyeti  halkını her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılaplarımızın temel kuralı budur “ diyor. İşte bu amaçla Atatürk’ün önderliğinde yapılan inkılaplar, yeni Türk Devleti’nin çağdaş şekil almasını, Türk toplumunun her yönüyle  uygar  nitelik  kazanmasını  sağlamıştır.

Atatürk inkılapları, birbiri ile bağlantılı bir bütünlük gösterir. Bu bütün içinde tüm inkılapların kökü, bir  zihniyet  değişikliğine dayanmaktadır. O zihniyet, her türlü dogmadan kurtularak akılcı bir  yolu  gerektirmektedir.

Atatürk inkılaplarını, tarihimizde kendisinden evvel yapılmış inkılap hareketlerinden ayıran en önemli fark, bu inkılapların, laik bir temel üzerine oturtulmuş olmasıdır. Tanzimat’tan, hatta daha gerilerden  Atatürk  dönemine  kadar  uzanan yenileşme çabaları teokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde düşünülüyor, bu düzenle bağlantılı olarak gerçekleştirilmeye çalışılıyordu.  Atatürk inkılapları ise kendisine ortam ve temel olarak, laik toplum düzenini ve düzenin gerekliliğini kabul etmekle yakın  tarihimiz  içinde  kendisinden  evvelki  inkılap  hareketlerinden  temelde  ayrılır.

Atatürk inkılaplarını kendisinden evvelki inkılap hareketlerinden ayıran diğer bir husus da bu inkılapların tam bir inançla, kesin kararlılıkla başlatılmış olmasıdır. Bu inanç ve kararlılık, bu yeniliklerin Türk milletinin çağdaşlaşma yolundaki ihtiyaç ve isteklerine en uygun şekilde cevap vermelerinden kaynaklanmaktadır. Atatürk inkılapları, bu nitelikleri sebebiyledir ki sosyal bünyemizde  kısa  zamanda  tamamen  kök  salmışlardır.

İşte akılcı çizgide bir seri ilkeler ve inkılaplar dizisi olan Atatürkçü çağdaşlaşma,  siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yönleriyle bir bütündür. Ancak bu bütünün en büyük özelliği çağdaşlaşma sürecinde milli niteliğini koruması, yenilikleri benimserken öz benliğini de korumasıdır. Atatürk’ün çağdaşlaşma,  bizim için  batıyı körü körüne  taklit,  körü körüne bir uyum değildir. Burada önemli olan husus,  gerek zihniyet gerekse kurumlar açısından Batılaşırken, milli hususiyeti kaybetmemek,  hatta daha yerinde bir ifade ile çağdaş yenilikleri milli bünye içinde eritmektir. Nitekim Atatürk’ün “Biz batı uygarlığını bir taklitçilik yapalım, diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık seviyesi içinde benimsiyoruz.”  Sözleri, bu  anlamda  kullanılmıştır.

Bu bakımdan Atatürk önderliğinde başlatılan Türk çağdaşlaşma hareketi batı uygarlığına, batı teknolojisine dönüş yanında unutulmuş Türklüğe de bir dönüştü. Zira Türk milleti tarihin çok eski devirlerinde büyük uygarlıklar kurmasına, insanlığa büyük hizmetler yapmasına rağmen, son asırlarda bazı siyasi ve toplumsal etkenler, engeller sebebiyle – kendi kabahati olmaksızın – batıdan geride kalmıştı. Oysaki bir zamanlar Batı, Türklerden gerideydi. İşte Türk çağdaşlaşma atılımıyla Türk’ün uygarlık niteliği tekrar harekete getiriliyordu. Nitekim Atatürk, 10.yıl söylevinde “ Asla şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş büyük uygar vasfı ve büyük uygar kabiliyeti bundan sonraki gelişmesiyle geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır “ derken, Türk Çağdaşlaşma hareketinin bu milli yönünü bütün açıklığıyla  dile  getiriyordu. Buradan şu sonuca varıyoruz ki Atatürkçü Çağdaşlaşma akıl, mantık ve bilim çizgisinde belki her modelden esinlenmiş, ama asıl cevheri, asıl temeli kendi içinden çıkarmış,  asıl amacı  kendi  ihtiyaç  ve isteklerini  göz önüne  alarak  belirlemiştir.

Atatürkçü çağdaşlaşmanın özellikleri arasında  bir noktayı daha belirtmekte fayda vardır. O da şudur:  Atatürkçü çağdaşlaşmanın temelinde devlet  olarak  bağımsızlık, millet olarak  egemenlik, fert olarak hak hürriyetler söz konusudur. Ancak bu nitelikte ve bu ortam içinde bir çağdaşlaşma, insani açıdan değer ifade eder. Yoksa bağımsızlıktan ve egemenlikten yoksun mandater çağdaşlaşma,  insan hak ve hürriyetlerinden yoksun totaliter çağdaşlaşma, çağdaş bir ilerleme, çağdaş bir yaşam olamaz. Atatürkçü çağdaşlaşmanın en belirgin özelliği,  laik ve demokratik toplum düzeni içinde gelişmeye açık yönüdür.

Atatürk’ün çağdaşlaşma yöntemi, “ az zamanda çok ve büyük işler yapmak “ esasına dayanır. Atatürkçülükte zaman ölçüsü Büyük Önder ‘in ifadesiyle : “ Geçmiş asırların uyuşturucu zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket kavramına göre “ ayarlanmıştır. Bu bakımdan, çağdaşlaşma yolunda, atılan her adımı kısa ve noksan görmek, her an daha uzun ve daha esaslı adımlarda ileriye yürümek,  Atatürkçü çağdaşlaşmanın esasıdır. Hayatta en hakiki yol göstericinin ilim olduğunu kabul eden Atatürkçülük, akılcılığa ve bilime verdiği değer sebebiyledir ki çağdaşlaşma yolunda bugün gibi yarın da geçerliliğini koruyacaktır. Nitekim Büyük Önder: “ Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş’ale müspet ilimdir” direktifiyle bize yolumuzu göstermiş bulunmaktadır.

KAYNAKLAR

  • Atatürk, Prof.Dr. Utkan Kocatürk
  • Osmanlı  İmparatorluğu ve Modern Türkiye ,  Stanford  Shaw
  • Modern Türkiye’nin  Doğuşu, Bernard  Lewis